İnsan hayatta ulaştığı şey ile ulaşmak istediği şey arasında daima gerilim yaşayan bir hâlet-i ruhiyeye sahiptir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikinci bir vadi dolusu daha altın ister.” (Buhârî, Rikak, 10; Müslim, Zekat, 116-119) şeklindeki hadisinin işaret ettiği anlam da bunu teyit etse gerektir. Kur’an, insanı bir taraftan “eşref-i mahlûkat” diye överken, diğer taraftan onun bazı şeylere karşı zafiyet içerisinde bulunduğunu belirtmektedir.
Dünya tasviri de böyledir. Bazı yönlerden pozitif bazı yönlerden negatif bir dünya tasviriyle karşılaşıyoruz. Ancak konuya neresinden bakarsak bakalım, biyolojik bir varlık ve hissiyat sahibi insan et, kemik, nefis ve ruhtan yaratılmıştır. En tabii ihtiyacı karnını doyurmak için de reel bir dünyaya muhtaçtır. Şüphesiz insan ve dünya hakkında yapılan bu olumlu-olumsuz tasvirler, tespit ve teşhisler geniş bir çalışmayı gerektirmektedir. Biz bu yazımızda konunun daha fazla detayına ve felsefi boyutuna inmeksizin Kur’an ve sahih hadislerde insan ve dünyanın nasıl değerlendirildiğine kısaca bakmak istiyoruz.
KUR’AN-I KERİM'E GÖRE İNSAN VE ONUN SORUMLULUĞU
Kur’an’ın ilk inen ayetleri gerek muhatap (Hz. Muhammed S.A.V), gerekse muhteva açısından (yaratılış) insana vurgu yapmaktadır. (Alak, 1-5) Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Kur’an’ın nihai hedefi insandır. (Fazlurrahman, Anahatlarıyla Kur'an, Ankara Okulu, Ankara 2007, s. 29) Kadim kelam, söze Allah ile (Bismillah) başlamakta insan (nâs) ile son vermektedir. Ancak ne var ki Kur’an, zaman zaman insanın açgözlü, şımarık, egoist, zayıf, aciz, zora dayanamayan, aceleci, duyuları bazen dumura uğramış, akıl tutulmasına sahip, nankör, gözü doymaz, zalim, cahil gibi pek çok zaaflarla yüklü bir varlık olduğunu, (Meâric, 19-21; Fecr, 16, 20; Nisa, 28; Nahl, 4; Ahzâb, 72; A'raf, 200; Araf, 179) kendini yaratandan müstağni görünce de sapıttığını belirtmektedir. (Alak, 6, 7)
Bir de buna ilaveten insanın nisyan (kök itibariyle de irtibatlı bir kavram) ile malul görüldüğünden günah işleyebilir kapasitede yaratıldığını belirtmekte ve Hz. Âdem’in cennette yasak meyveden yiyip, dünyaya inişini (hubût) buna delil olarak göstermektedir.
İşin bir boyutu böyleyken, diğer taraftan Kur’an, insanın pek çok pozitif yönlerine de atıfta bulunmaktadır. Kitabımız her ne kadar insandan kaynaklanan tarihin üzücü hikâyelerini anlatsa da genelde insan çabasının devamı hakkında iyimser bir tablo çizmektedir. (Fazlurrahman, a.g.e, s. 68) Çünkü Allah insanı “ahsen-i takvim” (Tin, 4) üzere yaratmış ve “eşref-i mahluk” (İsrâ, 70) diye nitelendirmiştir. Belki de insan bu özelliğinden dolayı dağların taşların kaldıramadığı “emanet” yükünü üzerine almış ve “sorumlu” kılınmıştır. (Ahzâb, 72-73; Haşr, 21) Bu hâliyle Allah insanı “başıboş” (Kıyâme, 36) ve “boşuna” yaratmamış (Mü’minûn, 115), sorumluluğunun tabii sonucu olarak onu yeryüzünün “halife”si yapmıştır. (En’am, 165; Bakara, 30; Sad, 26; A’râf, 69; 74; Neml, 62) Kendi elleriyle yarattığı (Sad, 75), eşyanın isimlerini kendisine öğrettiği (Bakara, 31-33), insanı belli bir merhaleden sonra da “ilâhî nefha” (Hicr, 29; Sad, 72) ile şereflendirmiştir.
Keza bazı nasihat kitaplarımızda meleklerin hocası olarak bilinen şeytanın cennetten kovulması, Allah’ın Âdem’e (insan) “secde et” (saygı anlamında) emrine (A’râf, 11; Kehf, 50) karşı gelmesi nedeniyle olmuş ve bir anlamda şeytan insana saygısızlık ettiği için cezalandırılmıştır. Yine Allah tarafından tabiatta bulunan her şey böylesine önemli bir varlık olan insanın emrine âmâde kılınmış (Lokman, 20; Nahl, 12) ve onun hizmetine sunulmuştur. (Hac, 36, 37, 65; Câsiye, 12; İbrahim, 32-33; Lokmân, 20) Buna mukabil insan da bütün bu nimetlerin tabii sonucu ibadet ve itaatını Allah’a hasredecek, böylece O’nun katında “değer” bularak (Furkân, 77) yaratılış gayesine uygun davranacaktır. (Zâriyat, 16, 56; Hicr, 99) Öyleyse insan pişmiş çamurdan yaratılması (Hicr, 26; Enam, 2) hasebiyle süfli, kendisine ilâhî ruh üflenmesiyle ulvi niteliklere müştereken sahip bir varlıktır.
Ayrıca Kur’an, bütün bunlarla birlikte sorumluluk sahibi insandan dinî anlamda yapması veya yapmaması gereken şeyleri isterken varlıklardan sadece kendisine bahşedilen “akl”ı devreye sokmasını tavsiye etmektedir. (Bakara, 44; Âl-i İmrân, 65, 118; Mâide, 58, 100; En’am, 32; Enbiya, 10) Böylece Allah, her iki uca da aday (âlâ-i illiyyun ve esfel-i safilin Tin, 4-5) insanı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi görmek istemektedir. O nedenle olsa gerek Kur’an'da ahlak-edeb, sosyal ilişkiler bağlamında oldukça fazla ayet bulunmaktadır.
Bu cümleden hareketle bir İslam ahlak bilgini olan Ahmet Naim de, “Kur’an-ı Kerim araştırmacılarına zor gelecek bir şey varsa, o da ahlak ve âdâba ilişkin ayetleri gruplandırmaktır” der. (Babanzâde, A. Naim, İslam Ahlakının Esasları, Sad. Recep Kılıç, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, s. 11) Netice itibariyle, Kur’an'a göre akıl ve irade sahibi, kendi yolunu özgürce seçebilen (İnsan, 3) insan, yaptıklarından bir gün sorguya çekileceği (Tekasür, 8) bilinciyle hareket etmeli ve bu doğrultuda sorumlu davranmalıdır.
KUR’AN-I KERİM VE HADİSLERDE DÜNYA HAYATI
Kur’an-ı Kerim'de insan hakkındaki ayetleri ana hatlarıyla bu şekilde belirttikten sonra, şimdi onun içinde yaşadığı fizik âlem dünya’ya bakalım. İşin başında insanın ebedî saadeti kazanabileceği tek yer dünya olduğundan reel âlemi yadsıyamayacağını tespit edelim. Doğrusu Kur’an'da dünya ve mâsivadan yüz çevirip Allah’a yönelmek “tebettül” olarak ifade edilmektedir. (Müzzemmil, 8) Keza dünya ve âhiret arasında bir tercih mecburiyeti bulunduğunda, âhiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranmak ise kınanmıştır. (İbrahim, 3; Nâziât, 37, 39; Duhâ, 4)
Yine Kur’an'da insan yarına (ahiret) bir şeyler göndermeye teşvik edilmiştir. (Haşr, 18) Bu durumda, Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman yaklaşık altmış ayette dünya hayatına tarafsız bir yaklaşım sergilendiğini, elli ayette olumsuz, yedi ayette ise olumlu mana yüklendiğini görüyoruz.
Dünya tasavvuruna bir diğer zaviyeden bakıldığında Kur’an dünyayı aldatıcı bir geçinme, (Âl-i İmrân, 185) oyun ve oyalanmadan (Muhammed, 36) ibaret görmektedir. Bu durumu tasvir eden ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır: “Onlara, dünya hayatının misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgârın savuracağı çer çöpe döner. Allah her şeyin üstünde kudrete sahip olandır.
Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler, sevap olarak da emel olarak da Rabbi’nin katında daha hayırlıdır.” (Kehf, 45, 46) Yine bu durumu destekleyen bir başka ayette, Hz. Peygamber dünya zînetlerine meyleden eşlerini bizzat Kur’an'ın emrine uyarak îkaz etmiş, ya dünya hayatının süsünü, ya da onlardan Allah’ı, Rasulünü ve âhiret yurdunu tercih etmelerini istemiştir. (Ahzâb, 28, 29) Hz. Peygamber'in zühd anlayışını konu edinen kitaplara baktığımız zaman da onun dünyaya aşırı rağbeti hoş karşılamadığını görmekteyiz. Bu bağlamda söz konusu eserlerde bizzat yaşantısına değinilmekte ve hayatı boyunca onun üst üste iki gün arpa ekmeğiyle dahi karnını doyurmadığı (Müslim, Zühd, 20-25); bazen bir ay boyunca evlerinde sıcak bir yemek pişmediği rivayet edilmektedir. (Buhârî, Rikak, 17)
Ancak dünya hakkında çizilen bu menfi profil, insanda olduğu gibi onun ontolojik (kevnî) oluşumuna değil, âhireti ihmal eden hayat tarzınadır. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse Kur’an, dünyaya değil ancak insanın dünyevileşmesine karşı bir tutum sergilemektedir. Nitekim Hz. Süleyman’ın mal sevgisinde güttüğü maksat da (Sad, 32) bunu teyit etmektedir. O hâlde Kur’an'ın bu şekilde tasvir ettiği dünyanın daha ziyade “ahlakî” ve “dinî” bir terim olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Buna mukabil coğrafî anlamda yeryüzü için Kur’an'da “arz” kavramı geçmektedir. Yani ahiret emellerine engel olmayan bir dünya hayatı meşrû, mübah, nimet ve mutluluk vesilesidir. Nitekim Kur’an'ı en iyi anlayan ve yorumlayan Hz. Peygamber'in, dünyadan yüz çevirip rahipler gibi yaşamaya çalışanlara; “Vücudunun, nefsinin, hanımının, çocuğunun, arkadaşının ve Rabbi’nin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” demesi bunu göstermektedir. (Buhârî, Savm, 51, 55) Yine Peygamber, bir grup sahabinin kendisine gelerek dünya zevki namına hiçbir şeye iltifat etmemek üzere karar almalarını tasvip etmemiştir. (Buhârî, Nikah, 1)
Keza bu bağlamda Kur’an’ın çalışmak, servet kazanmak, mal-mülk edinmek ve zengin olmakla bir sorunu yoktur. Nitekim dünyayı imar anlamında çalışmayı teşvik eden Allah, inananlara Cuma namazından sonra yeryüzüne dağılmalarını ve kısmetlerini aramalarını emretmektedir. (Cuma, 10) Yine Kur’an'da, “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş!” (İnşirah, 7) buyrulmakta, dolayısıyla Allah, kulunu çalışır görmekten büyük bir hoşnutluk duymakta, onun dünya işiyle meşgul olmasını takdire şayan görmektedir.
Keza Kur’an yeryüzünün imarını da salih kullara havale etmektedir. (Enbiya, 105) Kişiye ancak çalıştığının verileceğini beyan eden (Necm, 39) Allah, insanı gereği kadar, belki de gereğinden daha fazla mal-mülk edinme arzu ve hevesiyle donatmış, malı, nimeti Allah’ın bir lütfu (Âl-i İmran, 14) ve fazlı (Neml, 16) olarak tanımlamıştır. Netice olarak, Kur’an ve sahih hadislerde bazen zenginliği bazen de yoksulluğu teşvik eden, hem dünyayı yeren hem de onu öven hükümleri görebiliriz. Ancak bunları bir paradoks şeklinde görmek yanlıştır. Burada önemli olan zenginlik ya da yoksulluğun bizatihi kendisi değildir. Her ikisinin de insanın elinde belli bir “değer”e dönüşmesidir.
SONUÇ
İnsanı öncelemeyen ve dünyayı görmezlikten gelen hiçbir sistem başarılı olamaz. Doğrusu Kur’an’ı bütün olarak incelediğimiz zaman insanın değerli bir varlık olduğunu görüyoruz. Zira istisnasız insan dışındaki tüm varlıklar sünnetullah gereği mutlak cebir ve determinizm kurallarına tabi olurken, insan serbest iradesiyle olaylara müdahale yetisiyle donatılmış ve sorumlu kılınmıştır.
O hâlde insan, tek boyutlu değerlendirilmemeli, onun maddî ve manevî, beden ve ruhtan müteşekkil muhterem bir varlık olduğu gerçeği hep göz önünde tutulmalıdır. Bu hâliyle mükerrem bir varlık olan insanı (İsra, 70), Mevlâ’nın “şaheseri” olarak tanımlamak abartılı bir ifade değildir.
İnsanın içinde yaşadığı dünya da böyledir. Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle, dinimize göre dünya şeytanın mülkü, beden de günahın yuvası değildir. Yani İslam, fakirlik ve ıstırap dolu terk-i dünya zihniyetini ideal olarak ortaya koyan bir din değildir. Çünkü insanın ümit bağladığı ahiret/cennet bile bu dinin kutsal kitabı Kur’an'da dünyevi renklerle tasvir edilmektedir. (Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, terc. Salih Şaban, Nehir Yayınları, İstanbul, trz. s. 240)
Sözün özü bütün bu söylenenleri dinî terminolojiyle ifade edecek olursak Kur’an ve sahih sünnette, insanın her işte “ifrat ve tefrit” ten uzak durması önerilmekte, “ölçü ve denge” ye (Furkan, 2; Ahzab, 32; Rad, 8; Kamer, 49) dikkati çekilmektedir.
Nitekim bunun en somut örneğini, “Harcamalarınızda ne savurgan, ne cimri olun, ikisi arası ölçülü bir yol tutun.” (Furkan, 67; İsra, 29), “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma.” (Kasas, 77) ayetleri teşkil etmektedir.
Dünyanın geldiği bu aşamada egoizmin, pragmatizm ve nihilizmin had safhaya ulaştığını, daha fazla tüketmek için daha fazla üretmenin nihai hedef hâline geldiğini, doğal kaynakların hoyratça kullanıldığını, çevrenin ve doğanın acımasızca tahrip edildiğini görüyor ve üzülüyoruz. Hâlbuki ölümlü varlık insanın sınırlı ve sorumlu davranması, gözü kadar gönlünün de doyurulması, fani dünyanın çatışma değil, huzur ortamına çevrilmesi büyük bir önem arz etmektedir.
Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Nisan 2010 sayısında yayınlanmıştır.Yazı 2010 Kuran Yılı dolayısıyla, bilgilendirmek amacıyla yayına sokulmuştur.